SOYKIRIMDAN KURTULAN GÖRGÜ TANIKLARININ ANLATTIĞI HİKÂYELERİN TİPOLOJİ AÇISINDAN ÖZELLİKLERİ

 

İnsanlığa karşı işlenen uluslararası siyasi bir suç olarak Ermeni Soykırımı tarihin zorlamasıyla, Ermeni Halkı’nın ulusal bilincinin, düşüncelerinin ve iç dünyasının ayrılmaz bir parçası haline gelmiştir.

Yıllar geçtikçe Ermeni Soykırımı’na duyulan ilgi daha da artıyor. Bunun nedeni, o tarihi olayın son zamanlarda birçok ülke tarafından tanınmasıdır. Ancak, Türk ve [resmi] Türk tezlerini benimseyen tarihçiler Ermeni Ulusu’nun kaderini tayin etmiş, 1915-1922 yılları arasında cereyan etmiş, doğruluğu kesin tarihi olayları çarpıtmak için bugüne kadar her türlü çabayı sarfetmiş ve halen de sarfetmektedirler.

Ermeni Soykırımı hakkında farklı dillerde çok sayıda araştırma, belgeler içeren kitap, siyasetçilerin ve toplum adamlarının bildirileri ve sanatsal eserler yayımlanmıştır; ama yayımlanmış o muazzam literatürde, sözü edilen o tarihi olayların doğrudan tesiri altında kalmış soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının anlattığı anılar ve aktardığı halk şarkıları bulunmamaktadır. Bu hatıra ve şarkılar tarihin kavranması açısından ve olayları kanıtlayan belgeler ve birincil başvuru kaynakları olarak büyük önem taşımaktadırlar. Mademki o tarif edilemez ıstırapları Ermeni Ulusu’nun kendisi çekmiştir, o halde o kitlesel cürümün nesnesi de kendisidir. Ve nasıl ki her suçun aydınlatılmasında şahitlerin anlattıkları belirleyici rol oynuyorsa, aynı şekilde bu vakada da soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının ifadelerini temel almak gerekmektedir. Bu hikâyelerden her biri Ermeni Davası’nın adil bir biçimde çözümlenmesi ve Ermeni Soykırımı’nın tanınması çalışmasında hukuki açıdan kanıt değeri taşımaktadır.

Henüz Sovyet Ermenistanı’nda Ermeni Soykırımı’ndan açıkça bahsetmenin imkânsız olduğu 1955 yılından itibaren, ve soykırımdan kıl payı kurtulmuş, sürgün edilmiş ve vatanlarına dönüş yapmış görgü tanıkları haksız bir biçimde iftiraya uğrama ve sürgüne gönderilme korku ve dehşeti içinde yaşarlarken, Erivan H. Abovyan* Pedagoji Enstitüsü’nde öğrenci olan ben her türlü zorluğu hiçe sayıp halkın sözlü geleneklerine ait o tür konuların tarihbilimsel açıdan ve olayları kanıtlayan belgeler olarak değerlerini iyi bilerek başlangıçta batı Ermenisi olmanın dürtüsüyle ve kendi şahsi inisyatifimle, 1960 yılından itibaren ise Ermenistan Bilimler Akademisi Arkeoloji ve Etnografya Enstitüsü’nün şemsiyesi altında, başka bilimsel çalışmalara paralel olarak, yazın yakıcı sıcağında, kışın dondurucu soğuğunda, mahalle mahalle, köy köy yayan gezerek Ermeni Soykırımı’ndan mucize eseri olarak kurtulmuş görgü tanıklarını arayıp bularak, onlara incelikle yaklaşarak, ek sorular sorup onların dikkatini dağıtmadan, aksine doğrudan doğruya edindikleri izlenimleri serbest bir şekilde ifade etmelerine izin vererek, onların anlattıkları, o zamana kadar ne Ermenistan’da ne de Diaspora’da yayımlanmış tüyler ürperten anıları, sözlü olarak aktarılmış tarihsel içerikli etkileyici hikâyeleri ve muhtelif tarihi şarkıları yazıya döktüm [Svazlıyan, 1984, 1994, 1995].

O tarihten sonra, 1995 yılında Tsitsernakaberd’de (Erivan) kurulmuş olan Ermenistan Cumhuriyeti Ulusal Bilimler Akademisi Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü’nün müdürlüğü tarafından sunulan imkânlarla soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının anlattıkları anıları yazıya dökerek, ses kaydı yaparak, aynı zamanda (teknisyen, Galust Halacyan’la) video görüntüler kaydederek de o çalışmalara devam ettik [1997a,1997b, 1999]. Bunları, o tarihten önce ve sonra tarafımızdan yazıya dökülmüş ve video görüntüleri kaydedilmiş başka anılarla ve şarkılarla tamamlayarak, bantları deşifre ettik ve “Ermeni Soykırımı, soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının hikâyeleri” adlı kalın ciltli kitapta topladık [Svazlıyan 2000]. Bu araştırmadaki orijinal hikâyelerden aktarılan bölümler, soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının anlattıkları anılar ve onların aktardıkları tarihi şarkı bölümleri, ilgili hikâyenin sıra numarasıyla birlikte yukarıda adı geçen kitaptan alınmışlardır (600 birim).

Bu ciltte toplanmış halka ait bütün konuların orijinal metinleri, ses ve görüntü kayıtları EC UBA Ermeni Soykırımı Müze-Enstitüsü’nün arşivinde saklanmaktadır.

Halka ait o konuları aktaran görgü tanıkları (soykırımdan kurtulmuş 600 kişi) kendi tarihi vatanlarından zorla kovulmuş Ermenilerin en yaşlı temsilcileridir. Onlar 1915-1922’de uygulanan Ermeni Soykırımı sırasında Batı Ermenistan’dan, Kilikya’dan(1921’de) ve Ermenilerin yaşadığı Anadolu'nun çeşitli bölgelerinden (1922’deki İzmir felaketi) sürgüne gönderilmişlerdir.

O tarihi olaylar sırasında batı Ermenilerinin hissedilir bir kısmı acımasızca yok edildi. Sürgün yollarında soyulan, varını yoğunu kaybeden ve bitkin düşüp mucize eseri olarak kurtulanlar ise tehcir yollarının mahrumiyetlerini yaşayıp sayısız kurban vererek Doğu Ermenistan’a ulaşmış veya dünyanın çeşitli ülkelerine yayılmışlardır. Daha sonra, arda kalan o insanların belirli bir kısmı Türkiye’den, Yunanistan’dan, Fransa’dan, Suriye’den, Lübnan’dan, Irak’tan, Mısır’dan, Balkan ülkelerinden ve Amerika’dan düzenli aralıklarla Anavatan Ermenistan’a göçetmiş ve kendi evvelki memleketlerinin hatıralarını simgeleyen, Erivan yakınlarında yeni inşa edilmiş mahallelere yerleşmişlerdir(Aygestan, Sari Tağ, Nor Butanya, Nor Areş, Nor Kilikya, Nor Arabkir, Nor Zeytun [Süleymanlı], Nor Kharberd [Harput], Nor Sebastiya [Sıvas], Nor Malatya, Nor Kesarya [Kayseri], Nor Hacın, Nor Maraş [Kahramanmaraş], Nor Ayntap [Gaziantep], Nor Musa Ler [Musa Dağ], Nor Yetesya [Urfa]). Ayrıca Eçmiadzin, Armavir, Ararat, Talin, Hıraztan, Gümrü, Vanatsor ve başka yerlere de yerleşmişlerdir.

Ermeni Soykırımı’ndan mucize eseri olarak kurtulmuş, hayatta kalmış görgü tanıklarına rastladığımızda onları hep içlerine kapanık ve sessiz, derin düşüncelere dalmış olarak bulduk. O esrarengiz sessizliğin de bir sebebi vardı; on yıllar boyunca Sovyet Ermenistanı’nda hüküm süren siyasi engeller kendi geçmişlerinden serbestçe bahsetmelerine olanak tanımamıştır. Dolayısıyla, bu tür konuları büyük zorluklarla ortaya çıkarıp yazıya döktük.

Yaklaşık 50 yıl boyunca yaptığımız tutarlı araştırmalar sayesinde hem Ermenistan’ın farklı bölgelerinde, hem de Yunanistan’a, Fransa’ya, ABD’ye ve Türkiye’ye yaptığımız kişisel ve bilimsel toplantılarla ilintili kısa süreli yolculuklar sırasında hep Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıkları arasından en yaşlı, orta yaşlı ve en genç nesillerin temsilcilerini arayıp bulduk, onları yakından tanıdık ve onların ruhlarının derinliklerine nüfuz ettik.

Israrlı teşviklerimiz karşısında konuşmayı kabul ederek duygusal bir patlamayla acı geçmişlerini tekrar yaşayıp gözyaşlarına karışan hıçkırıklarla, küllenmiş, yürek sızlatan anılarını anlatmaya başladılar; Jön Türklere bağlı zaptiyelerin kendilerini gelişmiş ve zengin memleketlerinden nasıl zorla sürgüne gönderdiklerini ve kendi ebeveynlerini ve yakınlarını kendi gözlerinin önünde insanlık dışı bir biçimde nasıl parça parça ettiklerini, annelerinin, kız kardeşlerinin ve ablalarının namusunu lekelediklerini, yeni doğmuş bebekleri taşlarla ezdiklerini anlattılar…

Vatanın güzellikleri, görgü tanıklarının eski zamanlardan kalma günlük yaşam tarzları ve gelenekleri, onların içinde yaşadıkları zaman dilimi, toplumsal ve siyasi ortamın şartları, önemli tarihi olaylar, Jön Türk hükümeti liderlerinin(Talat, Enver, Cemal, Nazım, Bahaittin Şakir) sergiledikleri vahşet(vergi toplama, seferberlik, silah toplama, zorla sürgün, katliam ve kıyım), o liderlerin ıssız çöllere(Deir-es-Zor, Ras-ül-Ayn, Rakka, Homs-Hama, Meskene, Suruc) doğru organize ettiği zorunlu tehcir, Ermenilerin çektiği anlatılması imkânsız eziyetler(bitkin düşecek derecede uzun yürüyüşler, susuzluk, açlık, salgın hastalıklar, ölüm dehşeti), ve batı Ermenilerinin farklı kesimlerinin kendi temel yaşamsal haklarını müdafaa etmek için zulme karşı haklı ve şerefli mücadeleleri(1915 Van Muharebesi, Şatakh [Çatak], Şebinkarahisar ve Sasun’da [Sason] ölüm kalım mücadeleleri, Musa Dağ, Urfa [Şanlıurfa] ve daha sonraları 1920-21’de Ayntap [Gaziantep] ve Hacın muharebeleri) görgü tanıklarının anlattıkları anılara yansımaktadır. O savunma muharebelerinin ulusal kahramanları (Şebinkarahisarlı Andranik Ozanyan, Vanlı Armenak Yekaryan, Büyük Murad (Hambardzum Boyacıyan), Musa Dağlı Yesayi Yakupyan, Urfalı [Şanlıurfa] Mıkırtiç Yotınyeğpayryan, Ayntaplı(Gaziantep) Adur Levonyan, Zeytunlu [Süleymanlı] Aram Çolakyan, ulusal intikamcı Soğomon Tehleryan) ve toplumsal kitlelerle kaynaşarak mücadele etmiş, şehit düşmüş, veya direnerek hayatta kalmış başka birçok tanınmış veya meçhul Ermeni evladı da bu anılara yansımıştır.

Görgü tanıklarından her biri anılarını kendine has Ermenice konuşma tarzıyla, çoğu zaman lehçe veya yabancı kelimelerle karışık Ermeniceyle, bazen de Türkçe, Kürtçe, Fransızca ve Almanca anlattı.

Yazıya döktüğümüz, ses ve görüntü kayıtlarını yaptığımız halka ait sözlü konular, batı Ermenilerinin payına düşen kaderin canlı sahnelerinin doğru ve güvenilir bir şekilde yeniden canlandırılması, soykırımdan kurtulan görgü tanıkları tarafından doğrudan edinilen izlenimlerin hatıraları, onların düşünceleri ve tanık hikâyeleridir. Görgü tanıkları uzmanlık alanlarından bağımsız olarak, yaşadıkları acımasız hayat deneyimiyle zenginleşmiş ve sağduyu sahibi olmuş bireylerdir. Artavazd Kıtratsyan’ın (1901, Adapazarı doğumlu) anlattığı anısının [Svazlıyan 20001: görgü tanığı ifadesi 220, sayfa 360] başında da belirttiği gibi onlar için herşeyden evvel, “ister Ermeni olsun ister Türk, insan insan olmalıdır”.

Önceleri Ermenilerle Türkler birbirleriyle ahenk içinde yaşamışlardı. Tercanlı Arakel Tagoyan (1902 doğumlu) Ermenilerin Türk ve Kürt ahaliyle iyi komşuluk ilişkilerine tanıklık etmiş, özellikle de Muş’un Aziz Karapet Kilisesi’nin ziyaret edildiği günlerde: “…hacılar haricinde Türk ve Kürt nüfus da toplanıp bizimle kurban eti yer, bizimle sevinir, şarkı söyler ve dans ederdi…” [Sv. 2000. Gth. 96, sayfa 203].

Şunu da belirtmek gerekir ki, Ermeni Soykırımı sırasında o kadar işkence görüp eziyet çektikten sonra bile soykırımdan kurtulan Ermeniler sıradan Türk halkına karşı nefret duyguları beslememektedir: “…Şunu da söylemeliyim ki bütün Türkler kötü değildir; onların içinde de iyileri vardır. O Jön Türklerin tertiplediği bir olaydı; yoksa halk iyiydi ve biz Türklerle hep iyi ilişkiler içerisindeydik. Şu da bir gerçek ki, onların arasında da iyi insanlar bulunmaktadır” dedi Artvinli Nektar Gasparyan(1910 doğumlu) [Sv. 2000. Gth. 74, sayfa 157.]

Bu araştırmada Ermeni Soykırımı’nın genel tarihsel gidişatı sunularak kesin tarihi kanıtlar biraraya getirilmiş, bunların ayrıntıları belirtilmiş ve soykırımdan kurtulan görgü tanıklarının aktardığı inanılır tanık hikâyeleriyle tamamlanmıştır.

Soykırımdan kurtulan görgü tanıkları tarafından anlatılan anılar o kategoriye ait konuların tipoloji ve tür açısından özelliklerini bilimsel araştırmaya tabi tutma imkânını sunmaktadır.

Ermeni Soykırımı’nın görgü tanıkları tarafından anlatılan anılar halkın sözlü geleneklerinin bir çeşidi olarak yapıları itibariyle ya çok kısa ve öz, ya da kapsamlı ve uzundur. Bu anılar sözlü anlatımları daha da inanılır ve etkileyici kılarak anlatılanların güvenilirliğini kanıtlamaya yarayan çeşitli dialoglar, aktarımlar ve halk folklorunun farklı türlerini (şarkı, türkü, sözlü olarak aktarılmış tarihsel içerikli hikâye, atasözü, vecize, kutsama, beddua, dua, yemin) içermektedir. Özellikle, kendileri, soykırımdan kurtulanlar anlattıklarına karşı ahlaki sorumluluk ve görev bilinci hissetmişlerdir. Onlardan birçoğu hatıralarını bize aktarmadan önce haç çıkarmış veya yemin etmiştir. Yemin ise kutsal bir sözdür, sahteciliğe müsaade etmez. Mesela Erzurumlu Loris Papikyan (1903 doğumlu) anısını anlatmaya başlarken: Önce belirteyim ki, eğer bilinçli olarak olayları ve simaları süsleyerek anlatırsam, lanetleneyim ve herkesin hakaretine maruz kalayım” [Sv. 2000. Gth. 90, sayfa 191] demiştir.

Söz konusu anıları nicelik ve nitelik açısından detaylı bir analize tabi tutarak gösterdik ki, nasıl ki hafızasız insan yoksa hafızasız ulus da yoktur. Zira hafıza insanın ya da halkın yaşadığı yıllardan ibaret olan hayatıdır; onun geçmişi, onun tarihidir.

Yahudilerin, Rumların, Çingenelerin ve zarar görmüş başka halkların da tamamen buna benzer tarihsel hafızaları vardır [Porter 1982] ve bir halk, bahsi geçen olaylarda Türk Halkı, eğer kendi tarihsel hafızasını muhafaza etmemiş ise o halde bütün o ıstırapları çekmemiş demektir. Burada, Türk “Superonline” ve “Ixir” Internet Servis Sağlayıcılarının kurucusu Babür Özden’le yapılan “Sanal Dünyada Karşı Atak” başlıklı söyleşiden bazı bölümleri aktarmakta yarar var. Özden bu söyleşide Ermenilerin, Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıklarının anlattığı anıları ve tarihsel nitelikli Türkçe şarkıları İnternet’te yayımladığından bahsetmekte (burada V. Svazlian’ın “Soykırımdan Kurtulanların Hatıralarında ve Türkçe Şarkılarında Ermeni Soykırımı,” Yerevan, EC UBA “Gitutiun” Basımevi adlı kitabı ve http://www.geocities.com/vsvaz333/ İnternet sitesi söz konusudur) ve şunları eklemektedir: “…ben ‘soykırım siteleri’nin sanal dünyada Ermenilerin tekelinde olduğunu fark ettim. …Bizim örgütlenmemiz lazım. Türkiye örgütlenmemiştir. …Bununla birlikte, o hikâyeleri [hayatta kalanların yaşam hikâyelerini] bulup ortaya çıkarmak bizim kültürümüzde çok zordur. Kendi kendini motive etmek ve bireyleşmek için uygun kültürel şartlar bizde mevcut değildir. …Onlar (Ermeniler) kültürlerini ve geçmişlerini birbirine bağlamak için bir efsaneye ihtiyaç duyuyorlar. …Biz Türklerin böyle bir bağa ihtiyacı yok. Biz geçmişi unutup geleceğe bakmak istiyoruz. Bizim ailelerimiz birbirine karışmış. [Geçmişte] yazılan ne varsa, farklı bir alfabeyle yazılmıştır. Biz onları [hayatta kalanların yaşam hikâyelerini] okuyamazdık. Ben büyükbabamın yazdıklarını okuyamam. Eski Türkçe'yi [Osmanlıca] bilen insanlar onları okur. …İnternet’te profesörlerin, tarihçilerin çalışmalarını yayımlamanın faydası yok. Arşivler insanları etkilemiyor. …İnsanlar, ebeveynleri yok edilen ya da oraya buraya dağıtılan kendi benzerlerinin hayat hikâyelerinden etkilenmiyorlar. Onlar, onu [hikâyeyi] kaynağından duyduklarında ondan etkilenmektedirler. …Ermenilerin İnternet’te yayımlanmış Türkçe ve İngilizce ‘Soykırım Şarkıları’ bile var.” (“Milliyet,” 28.01.2001, Sayfa 19.)

Şunu da belirtmek gerekir ki, kendi inisyatifimizle yazıya döktüğümüz, ses ve görüntülerini kaydedip yayımladığımız, yukarıda bahsi geçen, Ermeni Halkı’nın toplumsal hafızasını temsil eden anılar ve şarkılar kitabının konuları [Svazlian 2000] Ermenistan’da yayımlandıktan sonra günden güne çoğalmaya devam etmektedir ve bu sonu olmayan bir süreçtir; zira her bir Ermeninin kendi sülalesinde acılar ve kayıplar olmuştur. Bunun dışında, soykırım neticesinde dünyaya yayılan binlerce Ermeninin sığındığı çeşitli ülkelerde sayısız tanık hikâyeleri bulunmaktadır (çeşitli lehçelerde, çeşitli dillerde, el yazması, ses veya video kaydı şeklinde). Bu hikâyeler bireylerin yanında veya arşivlerde toplanmış ve birikmiştir. Bunların da, Ermeni Soykırımı hakkında Ermeni Halkı’nın tarihsel toplumsal hafızasına ait belge niteliği taşıyan hikâyeler olarak yazıya dökülmesi, yayımlanması ve bilimsel çevrelerde yayılması gerekmektedir.

Yirminci yüzyılın başında uygulanan Ermeni Soykırımı doğrudan doğruya görgü tanıklarının duyu organları tarafından algılanmış ve bütün bunlar silinemeyecek şekilde onların hafızalarına kaydedilmiştir. Aynı, soykırımdan kurtulan Artvinli Nektar Gasparyan’ın (1910 doğumlu) itiraf ettiği gibi: “…80 yıldan fazla zaman geçti, ama genç yaşta ölen babacığımı, anneciğimi, dayımı, komşularımızı, ninemi ve vahşice katledilip bizi sahipsiz ortada bırakan bütün akrabalarımızı bugüne kadar unutamıyorum. Kendi gözlerimle gördüğüm o dehşet verici manzaraları bütün hayatım boyunca hep hatırladım ve asla rahat edemiyorum. O kadar gözyaşı döktüm ki…” [Sv. 2000. Gth. 74, sayfa 157].

Ayntaplı [Gaziantep] Vergine Gasparyan (1912 doğumlu) aynı şekilde anlattı: “…Türkler babam Grigor’u, annem Dudu’yu, erkek kardeşim Hakob’u ve kız kardeşim Nuritsa’yı gözümün önünde boğazladılar. Ben bütün bunları kendi gözlerimle gördüm ve şimdiye kadar unutamadım…” (Soykırımdan kurtulan kişi ağlamaya başladı ve artık anılarına devam edemedi- V.S.) [Svazlian. Kişisel arşiv, yayımlanmamış konular.]

Ahlaki ve psikolojik o travmayı soykırımdan kurtulan görgü tanıkları şahsen, doğrudan doğruya yaşamışlardır ve bütün bunlar onların hafızasının o kadar derinlerine nüfuz edip hafızalarına kazınmıştır ki, şiirsel bir ağıta dönüşmüştür. Tıpkı soykırımdan kurtulan Sasunlu Şoğer Tonoyan’ın (1901 doğumlu) gözyaşlarıyla bize ilettiği ağıt gibi [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Gece gündüz ağlamalar sızlamalar duyuyorum,
Rahatım yok, huzurum yok, uykum yok,
Gözlerimi kapayınca, hep ölüler görüyorum,
Milletimi, dostlarımı, toprağımı ve evimi kaybettim

[Sv.2000. Gth. 343, sayfa 414]

O tarihi gelişmelerin görgü tanıkları acı geçmişlerini tekrar yaşayarak, bize, maalesef çoktandır yok olmuş kendi tarihi vatanları, baba ocakları ve sevgili yakınları hakkında şahsi anılarını anlattılar. Onlar kendilerini bunaltan kâbustan kurtulmayı başaramayarak o şahsi hatıraları hayatları boyunca taşımışlardır. Ve soykırımdan kurtulanların anlattıkları anılar batı Ermenilerinin payına düşen çok özel tarihsel gelişmelerden edinilen doğrudan izlenimleri temsil ettiği için tarihsel gerçekliğe doymuştur.

Soykırımdan kurtulanların ilettikleri anılar dönemin hayatını, yaşam tarzını, siyasal-toplumsal ilişkileri objektif olarak yansıtmakta olup spontane, gerçeğe uygun ve güvenilirdir ve inanılır tanık hikâyesi değeri taşımaktadır. Tıpkı Harputlu Yeğsa Kayacanyan’ın (1900 doğumlu) acıyla anlattığı gibi: “…Şimdi 7 hanelik aileden bir tek ben sağ kaldım…” [Sv. 2000. Gth. 108, sayfa 218].

Malatyalı Vergine Nacaryan (1910 doğumlu) da şöyle dedi: “…Bizim sülalemiz çok büyüktü; yaklaşık 150-200 kişiydik. Dayılarım, halalarım, amcalarım vardı. Hepsini Der Zor yollarında katlettiler. Üç kişi kaldık: ben, annem ve erkek kardeşim.” [Sv. 2000. Gth. 125, sayfa 239-240].

O konuyu Palulu Hazarhan Torosyan (1902 doğumlu) da anlattı: “Bu kadar sene geçti; ama bugüne kadar geceleri hala uyuyamıyorum, olan bitenler gözlerimin önüne geliyor; ölüleri, sağ kalanları sayıyorum” [Sv. 2000. Gth. 120, sayfa 232]. Öyle ki, onların aktardığı sayılar bile doğrudur.

Muşlu Hırant Gasparyan (1908 doğumlu) anlattığı hatıranın sonunda o niteliğin altını özellikle çizdi: “…Bütün gördüklerimi, kendi gözlerimle görmüş olduklarımı anlattım size. Bütün gördüklerim gözlerimin önündedir. Khınus’tan [Hınıs] hiçbir şey getirmedik; sadece canlarımızı kurtardık. Sülalemizde 143 kişi vardı. Bir kız kardeşim, bir erkek kardeşim, annem ve ben kurtulduk” [Sv. 2000. Gth. 12, sayfa 71].

Sonraki bütün yaşamları boyunca, soykırımdan kurtulmuş görgü tanıkları tarafından tek tek sayılmış ve her bir noktası tahlil edilmiş, o gerçek tanık hikâyeleri tarihi olaylarla birleştirildiklerinde zihinlerde en ufak bir şüphe dahi bırakmamaktadır. Onlar anılarını anlatırken daima kendi sülalelerinin en yaşlı üyelerini anmaktadırlar: büyükbabayı, büyükanneyi, ebeveynleri, ayrıca yakın akrabaları ve ailenin diğer fertlerini; çoğu zaman onların isimlerini ve doğum tarihlerini de vermektedirler. Dolayısıyla onların aktardığı veriler o kadar doğru ve inanılırdır ki soykırım kargaşasında birbirlerini kaybetmiş akrabalar, kitaplarımızdaki anıları okuyarak, bazen onlarca yıl sonra, dünyanın çeşitli kıtalarından birbirlerini tekrar bulmakta ve bize teşekkür etmektedirler.

Hatıratta öne çıkan başlıca şahıs anısını anlatan insan tipidir. O sadece tarihsel önemli gelişmeleri, olayları ve simaları anlatmakla kalmayıp aynı zamanda kendi dünya görüşünün ve kişiliğinin temel özelliklerini, kendine has yaklaşımını, kendi dilini ve tarzını dışa vurarak anlattıklarını yorumlamaktadır. Dolayısıyla, görgü tanığının anlattığı anı, emalsizliği nedeniyle açık ve nettir. O, belli bir bireyin özgeçmişi ve geçmiş hakkında kendi yaptığı yorumdur; o her defa yeniden anlatıldığında anının temel içeriği hemen hemen değişmemektedir; zira onlar bütün bunları kutsal bir itirafta bulunur gibi yapmışlardır. Ve ben, bir folklorcu-etnoğrafa özgü uzman sorumluluğuyla, görgü tanıklarının sözlü anlatımlarına sadık kalarak onların anlattıklarını kelimesi kelimesine yazıya döktüm. Şunun da bilincindeydim ki, onlar içlerindeki en kutsal sırları gelecek nesillere aktarılmak üzere bize teslim etmekteydiler. Burada Zeytunlulara has gururlu bir tavrı olan 90 yaşındaki Karapet Tozluyan’ın (1903 doğumlu) sözlerini hatırlatmak yerinde olur. Gerçi o okuma yazma bilmiyordu, ama anılarını ve şarkılarını unutmamak için “her akşam uyumadan önce dua eder gibi” mırıldanmış. Dolayısıyla o, “yazıya dökülsün, unutulmasın ve gelecek nesiller de öğrensin" diye aklında tuttuklarını kutsal bir şefkatle bize aktardı. [Sv. 2000. Gth. 342, sayfa 413]. O bakımdan, soykırımdan kurtulmuş ve ünlü bir edebiyatçı olmuş Erzincanlı Garnik Stepanyan’ın (1909 doğumlu) anlattığı anının son sözleri de manalıdır: “…1915’te ulusumuza ve sülalemize yapılanlar korkunçtu. Sülalemizdeki 100’den fazla kişiden topu topu 15 kişi kurtuldu. Annemin sülalesinden gelen herkes ya katledildi, ya da diri diri toprağa gömüldü. Diyorlar ki, onların üzerindeki toprak hareket ediyordu. Felakete Stepanyanlar, dört halamın ailesi de kurban gitti. O tam bir katliamdı. Hep düşünüyorum acaba olanları unutabilir miyiz diye, ama bizim unutmaya hakkımız yok, çünkü biz sayıca azız. İntikam çağrısı yapmıyorum, ama unutmamızı da tavsiye edemem. Ermeni Ulusu kendi gözleriyle gördüklerini unutamaz ve Avetis Aharonyan’ın2 da dediği gibi: ‘Bunca kötülüğü unutursa evlatlarımız, bütün dünya ayıplasın Ermenileri’ “ [Sv. 2000. Gth. 95, sayfa 202].

Aynı zamanda, soykırımdan kurtulanların anlattıkları anılar birbirlerine tıpatıp benzemektedir; zira farklı mekânlarda, farklı cins ve yaş gruplarının (genç erkek, kadın, en yaşlı, orta yaşlı ve genç nesiller) anlattıkları anılar, birbirlerinden bağımsız olarak, tarihi bir dönemin gelişmelerini, benzer tarihi olayları ve simaları, gördükleri ve hissetikleri aynı dehşet verici manzaraları ve vahşeti hemen hemen aynı şekilde tasvir etmektedir. Bu anılar biraraya gelerek birbirlerini teyit etmekte, birbirlerinin devamını teşkil etmekte, tamamlamaktadır; anıların niteliği de kişisel ve objektiften, genel ve ulusala doğru yönelmektedirler. Soykırımdan kurtulan Tigran Ohanyan (1902, Kemah doğumlu) anlattığı anıyı bu durumu göz önüne alarak özetlemiştir: “…Benim geçmişim sadece benim değil, halkımın da geçmişidir” [Sv. 2000. Gth. 97, sayfa 207]. Dolayısıyla, görgü tanıklarının anıları içerikleriyle sadece söz konusu şahsı veya onun bulunduğu ortamı değil, bütün toplumu anlatmakta, böylece batı Ermenilerinin ortak tarihsel hafızası haline gelmektedir.

Ama halkın tarihsel hafızası daimi olma özelliğine de sahiptir. Gerçi o tarihi olayların üzerinden 90 yıl kadar geçti ve mucize eseri olarak kurtulmuş görgü tanıklarından birçoğu zaten aramızda bulunmuyor; fakat en yaşlı neslin temsilcilerinin anlattıkları, ailelerde o kadar sık dinlenmiş, o kadar sık tekrarlanmış ki sonraki nesillere kalan bir miras haline gelmiş ve sözlü olarak aktarılarak sonraki nesillerin hafızalarında da tarihsel içerikli hikâyeler şeklinde, varlıklarını sürdürmeye devam etmektedir. Tarihsel içerikli o hikâyeleri büyük ölçüde soykırımdan sonraki nesillerden alarak, halkın tarihsel hafızasının hiç ölmediğinin, aksine sonraki nesillerin hafızalarında da varlığını sürdürdüğünün bir kanıtı olarak yazıya döktük.

Ermeni Soykırımı’ndan kurtulan görgü tanıklarının aktardığı tarihsel nitelikli şarkı ve türküleri yazıya dökmeyi de başardık. Bunların sözleri, bahsi geçen dönemin toplumsal yaşamının çeşitli yönlerini sanatsal bir şekilde yeniden canlandırmaktadırlar: Jön Türk Hükümeti’nin ilan ettiği seferberlik ve yürüttüğü silah toplama faaliyetleri, tertiplediği tehcir ve katliamlar, ayrıca evladını kaybetmiş anneler, öksüzler ve öksüz yurtları, vatanseverlik ve muharebelerle ilgili gerçek, acıklı ve etkileyici olaylar. Bu şarkılar kendi temalarının orijinalliği ve fikirsel içerikleriyle Ermeni folklorunda sadece bir yenilik olmayıp, aynı zamanda o şarkılar sayesinde söz konusu tarihsel dönem kendine özgü yönleriyle yeni bir şekilde algılanmaktadır. Dolayısıyla, Ermeni ulusunun batıdaki kısmının tarihsel olayların doğrudan etkisi altında yaratıldıklarından, bu tür şarkılar ve türküler de tarihsel gerçekliğe doymuş olup, gerçek belge değeri taşımaktadır.

Yetenekli, kimliği belirsiz bireyler tarafından bestelenen o tarihi şarkılar, zamanında yaygın olarak söylenmiş ve, halkın ıstırabı kitlesel bir niteliğe sahip olduğundan, halk şarkıları da kitlelere yayılmış ve ağızdan ağıza dolaşmıştır; bu durum çok çeşitli yeni versiyonların doğmasına yol açmıştır. Öyle ki, birbirlerine tıpatıp benzeyen şarkılar eşzamanlı olarak çeşitli versiyonlar ve varyantlar şeklinde bestelenmiştir. Bu durum o tarihi şarkıların halka ait olduğunu kanıtlamaktadır.

Yaptığım söyleşiler ve ses kayıtları esnasında bir şarkıyı ya da onun bir başka versiyonunu o kadar çok kişi bana iletmişti ki, onların hepsinin ad-soyadlarını anmak imkânsızdı. Dolayısıyla yukarıda adı geçen kitabımın açıklamalar tablosuna sadece varyantları koydum ve söz konusu şarkıyı (ya da anıyı,) onu ileten soykırımdan kurtulmuş görgü tanığının adını, soyadını, doğum tarihini, konunun yazıya döküldüğü tarihi, yeri, anlatımın hangi dilde olduğunu, niteliğini (el yazması mı, yoksa ses ya da görüntü kaydı mı olduğunu) ve arşiv dizi numarasını (Prof. Dr. Isidor Levin’in halka ait sözlü konuları kaydetme yöntemine göre) belirttim.

Şunu da söylemek gerekir ki, Ermeni Soykırımı’nın (kadın ya da erkek) görgü tanıkları, geçmişi yeniden yaşayarak ve gözyaşlarına karışan hıçkırıklarla, Türk Hükümeti’nin ilan ettiği seferberlik, düzenlediği tehcir ve katliamlar, evladını kaybeden anneler, öksüzler, öksüz yurtları ve kaybedilen ülke hakkında bestelenmiş halk şarkılarını duygusal bir patlamayla hatırlamışlardır; çünkü bu şarkılar onların tarihsel hafızasıyla doğrudan ilintilidir. Bu durum o tür tarihi halk şarkılarının duygusal psikolojik özelliklerini açıklamaktadır.

O halk şarkılarının çeşitli versiyonları tarihi açıdan doğru olmakla beraber, zayıf bir mecazi anlatım ve ortaçağın ağlatan Ermeni şarkılarına özgü ince melodilerle belirginleşmektedir. O şarkıların her satırı ve deyimi bütün bir resim, kitlesel trajedinin tüyler ürperten bir sahnesidir; hıçkırıklarla dolu nakaratlar ise şiirsel, imgelerle ifade edilen bir düşünceyi tamamlamaktadır.

Tarihsel nitelikli şarkılar sadece Ermenice değil, Türkçe olarak da bestelenmişlerdir; zira söz konusu tarihi ve siyasi şartlarda Osmanlı Türkiyesi’nin bazı bölgelerinde Ermenice konuşmak yasaklanmıştı.

Uzun süre bir arada yaşamış iki halkın tinsel kültürlerinin etkilerini ve etkileşimlerini de imkânsız addetmemekle birlikte, şunu da belirtmek gerekir ki, “Ermenice kelime telaffuz edenlerin dillerini kestiklerine dair hikâyeler bulunmaktadır; dolayısıyla Kilikya’nın bazı şehirlerinde (Sis, Adana, Tarson [Tarsus], Ayntap’ta [Gaziantep]) ve onların çevresinde yaşayan Ermeniler kendi ana dillerini unutmuşlardı” [Galustyan 1934, sayfa 698.] Veya “Türklerin zulmü o kadar büyük oldu ki, Ermenice konuşan Ayntap [Gaziantep], Küçük Asya’nın diğer belli başlı şehirleri gibi, Türkçe konuşur oldu. Ermenice diline son kesin darbe Ermenice konuşanların dillerini kesen yeniçerilerden geldi” [Sarafyan 1953, sayfa 5.]

19’uncu asrın sonunda ve 20’inci asrın başlarında etnolog-folklorcu Sargis Haykuni kendi döneminde yaşayan batı Ermenilerinin siyasi, ekonomik ve dini durumunu tasvir ederken şöyle yazmış: “…Ermenice Türk mollalar tarafından yasaklanmıştı ve Ermenice 7 kelime bir küfür addedildiğinden, bunun için 5 koyunluk bir ceza öngörülmüştü” [Hayguni 1895, sayfa 297.]

Bizim yazıya döktüğümüz anılarda da Kütahya, Bursa, Adana, Kesarya [Kayseri,] Eskişehir ve başka yerlerde yaşayan Ermenilerin genelde Türkçe konuştuğuna dair birçok hikâye vardır. Soykırımdan kurtulan Adanalı Mikayel Keşişyan’ın (1904 doğumlu) anlattıklarına göre: ”zaten Ermenice konuşmak ve öğrenmek yasaklanmıştı; buna karşı gelenin sadece dilini kesmekle kalmaz, başkalarına Ermenice öğrettiğini itiraf etsin diye aynı zamanda koltuklarının altına haşlanmış sıcak yumurta da koyarlardı. İtiraf etmesi durumunda da götürüp asarlar veya öldürürlerdi“ [Sv. 2000. Gth. 182, sayfa 318].

O konuda bizim yazıya döktüğümüz küçük bir Ermeni halk şarkısı da bu hususu anlatıyor [şarkının orijinali Ermenicedir]:

Okula girip, öğretmeni tuttular,
Vay, aman!
Ağzını açıp, dilini kestiler,
Ah, aman!

[Sv. 2000. Gth. 352, sayfa 415]

zira, Ermeni bayan öğretmen Ermeni çocuklara Ermenice öğretme cüretini göstermişti. Tehcir yollarında ise o sert önlemlerin şiddeti daha da artmıştı. Dolayısıyla, batı Ermenileri çektikleri ıstırabı ve eziyeti mecburen Türkçe olarak da ifade etmişlerdir.

Dil kullanımını yasaklama yoluyla gerçekleştirilen asimilasyonun ilkel seviyesini temsil eden o üzücü olayın siyasi koşulları göz önünde bulundurularak, çeşitli lehçelerde yazıya dökülmüş konularla birlikte, Türkçe ama bariz bir şekilde Ermeni kökenli olan tarihi halk şarkıları ve türküleri de gözümüzden kaçmadı. Bunlar her ne kadar farklı bölgelerden Ermeniler tarafından bestelenmişseler de, ki bunlar mükemmel bir Türkçe bilgisiyle de bestelenmemişlerdir (Ermenice sözcükler ve ifadeler, Ermenice şahıs ve yer adları geçmekte, dilbilgisi ve telaffuz hataları göze çarpmaktadır), fikirsel içerikleriyle tarihin kavranması açısından büyük değer taşımaktadırlar. Türkçe şarkılar gibi, bunların lehçelerdeki orijinalleri de bizim kendi yaptığımız edebi Ermenice tercümelerle birlikte sunulmuşlardır.

Hikâyeleri yazıya döker ve bantları deşifre ederken soykırımdan kurtulanların sözlü anlatımlarına ait özellikleri olduğu gibi korumaya çalıştık; bütün bunları diyalektolojide kabul görmüş transkripsiyon ile sunduk. Lehçeyle söylenmiş orijinalleri yazıya dökerken, tarihi Ermenistan’dakiler kadar, Kilikya ve Anadolu’daki Ermenilerin dil nüanslarını da dikkate aldık.

Yazıya döktüğümüz, ses ve görüntü kayıtlarını yaptığımız halka özgü konular, bütün batı Ermenilerinin çektiği ıstıraplar ile onların duygusal dünyası ve düşünceleri hakkında daha eksiksiz bir fikir edinilmesini sağlamak amacıyla Batı Ermenistan’dan, Kilikya ve Anadolu’da Ermenilerin yoğun olarak yaşadığı 70’ten fazla yerleşim yerinden tehcir edilmiş, soykırımdan kurtulanları kapsamaktadır; bu yerleşim yerleri şunlardır: Sasun [bugün Sason], Muş, Bitlis, Şatakh [Çatak], Van, Beyazıt, Iğdır, Alaşkert [Eleşkirt], Kars, Artvin, Ardahan, Baberd [Bayburt], Şebinkarahisar, Sebastiya [Sıvas], Erzurum, Khınus [Hınıs], Yerzınka [Erzincan], Dercan [Tercan], Kamakh [Kemah], Arapkir, Kharberd [Harput], Kıghi [Keği], Palu, Malatya, Tigranakert [Diyarbakır], Merdin [Mardin], Adıyaman, Yetesya [Şanlıurfa], Zeytun [Süleymanlı], Fındıcak, Hacın, Maraş [Kahramanmaraş], Ayntap [Gaziantep], Musaler [Musa Dağ], Kesab, Beylan, Dörtyol, Adana, Hasan Bey, Tarson [Tarsus], Mersin, Konya, Ordu, Niğde, Kesarya [Kayseri], Tomarza, Everek, Afyonkarahisar, Eskişehir, Zmyurniya [İzmir], Yozgat, Sivrihisar, Stenoz, Amasya, Samsun, Adapazarı, Nikomidya [İzmit], Partizak [Bahçecik], Bursa, Bandırma, Bilecik, Kastemuni [Kastamonu], Çanakkale, Rodosto, İstanbul, vs.

 


 

1Svazlian 2000: bundan böyle Sv. 2000 şeklinde not edilecektir, görgü tanığı hikâyesi ise gth. şeklinde.
2
Avetis Aharonyan, (1866, Iğdırmava-1948,Paris)- toplum adamı, siyasetçi ve yazar, Ermeni Devrimci Federasyonu (Daşnak Partisi) üyesi.


GERİ DÖN    ÖZET    YAYIMCININ NOTU    SOYKIRIMIN GİDİŞATI    YAZAR HAKKINDA    KAYNAKÇA

Copyright © 2004 V.Svazlian. Her hakkı mahfuzdur.
Bu kitap Internet'te sadece ermeni.org ve ermeni.hayem.org sitelerinde yayımlanmak üzere tercüme edilmiştir.
Translated by Tigran Basmajian with the written permission of the copyright holder. Turkish translation © Tigran Basmajian.
This text cannot be republished, reprinted or reproduced in any other manner without a PRIOR written permission by Tigran Basmajian